Alışveriş Sepeti

Alışveriş Sepetiniz Boş

Ürün Grupları
Markalar
Detaylı Listeleme

Yayınevi :

Yazar :

Ebat :

Kampanyalı Ürün

Fetih ve Kıyamet 1453

2. Hamur, Karton Kapak, 400 Sayfa

Kdv Dahil : 13,00 TL
En Beğenilen Ürünler
Fetavayı Hindiyye 2.Ha
Taberi Tefsiri 9 Cilt
Hayat ve Hatıratım - R
Mufassal Tarihçei Haya
Şamua Elmalılı Hak Din
Sahihi Müslim Muhtasar
Müzekkin Nüfus Eşrefoğ
Osmanlı İmparatorluğu
Kahramanlık Hikayeleri
İhyau Ulumiddin Bedir
Temellerin Duruşması A
Ürün Özellikleri - TEFSİR » TEFSİR ARAŞTIRMALARI
  • Nüzul Sıralı Hayat Kitabı Kuran - Mustafa İslamoğlu

Nüzul Sıralı Hayat Kitabı Kuran - Mustafa İslamoğlu

 Ürün Özellikleri : 1. Hamur, Bez Cilt, 1.022 Sayfa
 Stok Kodu :
 Yazar : Meal: Mustafa İslamoğlu
 Yayınevi : Düşün Yayınları
 Ebat : 15x20
 Kdv Dahil : 25,00 TL
 Stok Durumu : Ürün Stoklarımızda Yok 
 Ürünün Ziyaret Sayısı : 1950
Ürüne oy ver : 1 2 3 4 5


           Stoktan kargo ile üç günde teslim

  

Kitap 

: 

 Nüzul Sıralı Hayat Kitabı Kuran - Gerekçeli Meal Tefsir

Yazar 

: 

 Mustafa İslamoğlu 

Yayınevi 

: 

 Düşün Yayınları 

Etiket Fiyatı 

: 

 40 TL 

Gonca Fiyatı 

: 

 25 TL 

Kağıt - Cilt 

: 

 1.Hamur sarı şamua kağıt  -  Tek Cilt, Lüks bez cilt 

Sayfa - Ebat 

: 

 1.022 Sayfa - 15x20 - Hafız boy , Çanta boy 

Yayın Yılı 

: 

 2011 -  Arapça Metinsiz, Sadece Meal 

  

   

 

Düşün yayınları, Mustafa İslamoğlu tarafından hazırlanan Nüzul sırasına göre Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir adlı kitabı incelemektesiniz. Nuzül Sıralı Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satışı hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

 

Yaratan Rabbinin adıyla  oku . O, insanı " alak " dan yarattı.Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

 

Eksiksiz tüm övgüler; âlemlerin Rabbi olan, hakkı batıldan ayırt ettiren, kitabı indir en Allah'a, salat ve selam da o indir ilen Kur'an'ı bizzat yaşayarak kendi hayatında gösteren, sınır koyma yetkisi kendisine verilen O'nun Rasulüne, ehli beyte ve ashabına olsun. Amin

 

 

            NÜZUL SIRASINA GÖRE HAYAT KİTABI KUR’AN GEREKÇELİ MEAL TEFSİR 

 

 

 

                           NÜZUL SIRALI BASKIYA ÖNSÖZ

 

   Allah'a hamd, O'nun Rasulü'ne salâttan sonra... 

 

Esasen elinizde tuttuğunuz bu meal-i şerif, işin en başında nüzul sırası göze­tilerek hazırlanmıştı. Açıklayıcı notlar yerleştirilirken de bu sıra gözetilmişti. Fakat bir takım gerekçelerle, baskıda önceliği Mushaf sıralı olanı aldı. Nüzul sı­ralı baskıyı Kur'an okurunun istifadesine sunmak ancak şimdi nasip oldu.

 

Ayet ya da nüzul sıralamasına "tertib" adı verilir. Tertib konusunda MEALE GİRİŞ bölümünde genel bir açıklama yapılmıştır (s. XXIX-XXX). Hem oradaki bilgileri özetleme, hem de detaylandırma kabilinden şunlar da eklenebilir:

 

İki tür sûre tertibi vardır: 1) Mushaf tertibi. 2) Nüzul tertibi.

 

1)  Mushaf tertibi: Elde cari olan Mushaflardaki sûre sıralamasıdır. Sûrele­rin sıralaması Hz. Peygamber'e işaretle yaptırılmış (tevkifi) bir uygulama de­ğil, sahabenin takdiriyle oluşturulmuş (içtihadî) bir uygulamadır. Hz. Os­man'ın hilafeti döneminde oluşturulan bir komisyon tarafından takdir edil­miştir. Eğer Mushaf sıralaması tevkifi olsaydı, resmi tertip öncesinde sahabe­den bazılarının derlediği şahsi nüshalar tertip açısından birbirini tutardı. Oy­saki durum böyle değildir. Mushaf sıralamasında sahabenin hangi ölçüyü göz önüne aldığı tam bilinmemekle beraber, uzunluk-kısahk ölçüsünün esas alın­dığı tahmini yapılabilir.

 

2)  Nüzul tertibi: Kur'an'ın iniş sırası gözetilerek oluşturulmuş sıralamadır. Allah Rasulü eliyle oluşturulmuş bir nüzul tertibi bulunmamaktadır. Hz. Os­man, Ibn Abbas ve imam Cafer'e atfedilen nüzul cetvelleri değişik kaynaklar vasıtasıyla bize kadar gelmiştir. Bunlara Ca'berî kanalıyla gelen Cabir b. Zeyd'in Ibn Abbas'a nisbet ettiği nüzul tertibi de eklenebilir, ikisi aym isme (Ibn Abbas) nisbet edilen bu dört kadim tertip de birbirinden faklıdır. Bu du­rumda önümüzde iki yol vardı:

 

1)  Ya bu tertiplerden birini doğru diğerlerini yanlış kabul etmek.

 

2)  Ya da bu tertiplerin ışığında Kur'an'ın doğruya en yakın nüzul tertibini bulmak için emek verip ter dökmek.

 

Biz ikincisini seçtik. Elimizdeki kadim nüzul tertiplerini bir veri olarak önümüze koyduk. Bunlara yeni tertipleri de ilave ettik. Fakat hiç kimse, nü­zul tertiplerinin herhangi biri için "Kesin sıralama bu" diyemezdi. Şu hâlde el­deki nüzul tertiplerinin doğrularını yanlışlarından nasıl ayıracaktık? Bunun için bir ölçü koyabilir miydik?


Bu sualin peşine düştüğümüzde, surelerin muhtevası bize yol gösterdi. Kur'an'ın 23 yıllık iniş sürecinde yaşanan olayların kronolojisi üç aşağı beş yukarı belli idi. Bu sürece paralel olarak gelişen Kur'an dilinin seyri ve gelişim süreci de bir fikir veriyordu. Kadim tertiplerin doğrusunu yanlışından ayıkla­mak ve doğru tertibi bulmak için çıktığımız yolculukta esas aldığımız ölçüler şunlar oldu:

 

1)  Bir sûre içinde bir başka sûrede yer alan âyete atıflar ve suale cevaplar.

2) Sûrenin muhtevası ile nüzul ortamında yaşananlar arasındaki uyumluluk.

3) Siyer kaynaklarında nakledilen olayların kronolojik sıralaması.

4) Kur'an'ın nüzul sürecine paralel olarak gelişen üslûp ve dil özellikleri.

5) Sûrenin ilk tertiplerdeki yeri ve sırası.

 

Bu ölçülerin tatbikatım görmek için, tüm surelerin başlarında yer alan gi­riş sayfalarının ikinci paragraflarım okumak gerekecektir. Sûrenin ismine da­ir ilk paragrafın ardından surenin iniş zamanı, tertipteki sırası ve iniş yılma dair paragraf gelmektedir. Bu zor ve yorucu uğraşa rağmen meal-i şerifte orta­ya çıkan tertip için de asla "Kesin sıralama budur" denilemez. Esasen nüzul sıralaması konusunda son sözü söylemek, işin tabiatı gereği mümkün değil­dir. Bizimkisi seleflerimizin bıraktığı ilim mirasının üzerine bir şeyler ekleme çabasıdır, o kadar.

 

Elinizde tuttuğunuz Nüzul Şuasına Göre HAYAT KİTABI KUR'AN baskı­sında, hem her sûrenin girişinde, hem de her sayfanın üst kısmında o sûrenin Nüzul ve Mushaf'ta hangi sırada yer aldığı kayıtlıdır. Okura kolaylıkk olsun di­ye mealin başında (VI) ALFABETİK OLARAK DİZİLEN KUR'AN-I KERİM SURELERİNİN MUSHAF SIRASI, NÜZUL SIRASI VE SAYFA NUMARALA­RINI GÖSTERİR CETVEL yer almaktadır. Yine mealin sonunda da (1022) HAYAT KİTABI KUR'AN VE  KLASİK NÜZUL SIRALAMALARINI GÖSTE­RİR CETVEL yer almaktadır. Bu cetvel, okura kıyaslama imkânı sunacaktır.

 

Kur'an'ı kendi doğal iniş süreci içerisinde idrak etmek isteyenlere ve has­saten Kur'an ile yeni tanışacak olanlara nüzul sıralı meal-i şerifi öneririz. Nüzûl Sırasına Göre HAYAT KİTABI KUR'AN, vahiyle inşa olmak isteyen bah­tiyarlara hayırlı ve mübarek olsun. ( Hayat Kitabı Kuran ve Meal kitap, gerekçeli meal tefsir oku, kitabı, online satın al, pdf, yayın, ucuz dini kitap, uygun fiyat, islami kitap  satış, hayat kitabı, gonca kitabevi, ucuz mustafa islamoğlu meail, word  İslam, onlıne satış, kitabyurdu.net, kur’an meal fiyatı, aynı gün kargo, 3 günde teslim, ucuz kitap, düşün yayınları, nuzul sıralı kuranı kerim meal Mustafa islamoğlu, nuzül sırasına göre, nüzül sırası meal )

 

Gayret bizden, inayet Allah'tandır.

 

Mustafa ÎSLÂMOĞLU

1 Ramazan 1430, İstanbul 

 

 

                         MEALE GİRİŞ

 

 

"Eğer Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah'a saygıdan boyun eğmiş bir halde şerha şerha dağıldığım görürdün."  (59:21)

 

 

                Söz Başı

 

 

Önümüz ve sonumuz, dünümüz, günümüz ve yarınımız, her işimizin ba­şı, ortası ve sonu O'nun adıyla ve O'nun adınadır. Çünkü O "ol" dedi olduk, "olma" dese olmazdık. Çünkü gücümüzü O'ndan aldık, varlığımızı O'na borçlu olduk. Borcun borçla ödenmeyeceğini bildik ve O'na kayıtsız şartsız teslim olduk. Bildik ki, O dilemese dileyemezdik, izin vermese edip eyleye­mezdik. 

 

Hamdimiz ve senamız, özünde rahmet sahibi işinde rahmet sahibi olan, sonsuz rahmetin kaynağı olan, vahiyle insana tenezzül buyuran, akleden kalplerimizi onunla doyuran, insanı en güzel kıvamda yaratan, yarattığı in­sana Kur'an'ı ve beyanı öğreten, sözün gücünü gücün sözünden üstün kılan, kelâmıyla söze değer katan, kalemi yaratan ve onunla öğreten âlemlerin Rabbi, rahmetin eşsiz membaı, sevgi ve şefkatin mutlak kaynağı Allah'adır. Desteğimiz ve salarımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi ta­şımakla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlığın kabul olmuş sadaka­sı olan ve insanlığa ebedi mutluluğun aydınlık yolunu bırakan, bir ömrü vah­ye adayan ve hayatım canlı bir Kur'an kılan Rasulullah'adır.

 

Varlık, Allah konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O'nun dilini anlasın diye üflendi. O ruhla birlikte irade, akıl ve nutk O'nun kelâmı muhatabını bulsun diye verildi. Ve 'beşer', O'nu anlamak için 'insan' oldu.

Varlığı kelâm ile başlatan, insanın serüvenini de kelâm ile başlattı. Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelâmı yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gös­terdi. Hayatı inşâ etsin diye insanı dünyanın "kalfası" (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye insanı vahiyle eğitti.

 

Ezeli ve biricik hakikatin tüm zamanlardaki tezahürü olan islâm, aynı za­manda Allah'ın kâinatı yönettiği sistemin adıydı. Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan Kur'an vahyi ise ilâhî bir inşâ projesiydi. Hayat yol, insan yolcuydu. Yolu da yolcuyu da O yarattı. Yol harita­sını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilâhî vahiyler, var­lık ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönde­rilmişti. Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik tüm haşmetiyle Kur'an suretinde bir kez daha göründü.

İlk kitabım, zatî eşyalarım dışında belki ilk servetim, henüz yedi yaşım­dayken tarafıma hediye edilen bir Kur'an'dı. Yöremizde sevilip sayılan arif bir zâtın hediye ettiği bu mushafı, tüm yıpranmışlığına rağmen hâlâ muhafa­za ederim.

 

O gün hayatıma giren Kur'an, inişli çıkışlı bir seyir izlese de, hayatımdan bir daha hiç çıkmadı. Gerek özgün gerek örgün eğitimim, hep Kur'an'ı anla­mamı kolaylaştıran alanlarda oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun Rabbimin fakire bir lûtfu olduğunu görüyor, şükründen aciz olduğumu itiraf ediyorum.Dolu dolu 11 yıllık ağır ve zorlu bir mesainin ürünü olan bu meal, "Bir meal de ben yazayım" diye kaleme alınmadı. Bir nevi kendini fakire dayatan bir sorumluluk olarak vücut buldu. Zira meal yazımı, 1998 başında başlayan Tefsiru'l-Kur'an ve Te'vilu'l-Furkan adlı sesli ve görüntülü tefsir projemizin olmazsa olmazıydı. Tabii ki bu uzun vadeli projenin öncesi de var. Kahire saf­hasını saymazsak, İstanbul'da 1992 yılında başlayıp 15 yılda tamamlanan canlı ve kamuya açık tefsir derslerimiz bu çalışmanın nüvesini teşkil eder.

 

Vicahen ve gıyaben çok geniş bir kesime ulaşan bu dersler, bir tür kadim ilim geleneğimizdeki "arz" yöntemini çağrıştırıyordu. Derslerde verilen ki­mi mânalar ve yapılan bazı yorumlar muhatapları tarafından tartışılıyor, bu tartışmaların yansıma ve yankıları bize dönüyordu. Bu mealin olgunlaşma­sında, işbu dönüşlerin payını daha baştan anmayı bir görev bilirim.

 

Vahiy

 

Hayatta karşılaştığım hiçbir şey, beni bir mucize-i bakî olan Kur'an kadar etkilemedi. Kur'an'ın kanatlarına tutundukça hayretim arttı, hayretim art­tıkça daha bir sıkı tütündüm. Ve işte o zaman anladım Allah Rasulü eliyle gerçekleşen büyük iman hamlesinin arkasındaki itici gücü. Tüm kalbimle inandım ki, bu güç Kur'an'dı. Vahyin dönüştürücü gücünü gözardı ederek, bu iman hamlesini ne anlamak ne de anlatmak mümkündü. Bu açıdan bakıldı­ğında vahiy gerçek bir "fatih" olarak karşımızda duruyordu. Vahiy, ilk muhataplarının hayatını adım adım inşâ etmişti. Zira vahiy ha­yatı inşâ için gönderilmişti. Vahyin amacı insan merkezli bir hayat, iman merkezli bir insan, bilgi merkezli bir iman ve hakikat merkezli bir bilgi idi. Hakikatin merkezi ise zaten belliydi: el-Hak olan Allah.

 

Vahiy ilk muhataplarını inşâ ederken şu yöntemi kullandı:

 

1) Kısmen ya da tamamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasav­vurunu inşâ.

2) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşâ.

3) Aktar­dığı tarihi örnek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşâ.

4) Bütünsel bir okuma sonucu ulaşılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşâ.

 

Hayatını inşâ ettiği insanları şirkin ve zulmün esir aldığı karanlık akıllar­dan kurtarıp, tevhidin ve adaletin aydınlığına çıkardı. Vahyin inşâsına teslim olmadan önce eşkıya olanlar, vahyin inşâsından geçtikten sonra evliya oldu­lar. Onlar vahye kendilerini inşâ eden bir özne olarak yaklaştılar, vahiy de onları yaşadıkları çağın özneleri kıldı. Önceleri zaman ırmağında akan birer çer çöp gibiydiler. Vahiyle inşâ olduktan sonra hayat ırmağının akacağı yata­ğı onlar belirlediler. Vahye öyle bir teslim oldular ki, vahiy onları tefsir etti.

Anlamın merkezinde Allah'ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de vahiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve iletildi. Bunun devamı lafız-mâna-maksat üçlüsünün ayrılmamasına bağ­lıydı. Bunları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam bi­nasını biraz daha zayıflattı. Bu sürecin sonucunda anlam üretimi durdu. Bu duraklama şu zincirleme sonucu doğurdu:

 

1)    Maksat gözardı edilince mâna gözden kaçtı ve üretilemez oldu.

2)    Üretilemeyen mâna giderek küçüldü ve ihmal edilebilir bir unsur gibi görüldü.

3)    Bunun sonucunda, oluşan mâna açı­ğını kapatmak için lafız tek başına yüceltildi.

4)     Yüceltilen lafız anlamanın değil hissiyatın konusu oldu.

5)     Hissiyatın konusu olan lafız artık nesneleşmiş olduğu için hayatın dışına kolayca itilebildi. Sonuçta, vahiy hayatı inşâ eden özne olmaktan çıktı.

 

 

Elinizdeki çalışma, bu olumsuz süreci tersine çevirmek için yapılmış fiili bir duadır. Bu çalışma kesinlikle başkalarına görünme ve gösterme arzusu­nun bir ürünü değildir. Kur'an'ı bir hayat kitabı olarak telakki eden bir Kur'an talebesinin, murad-ı ilâhiyi anlama ve yaşama çabasının bir ürünü­dür. Allah'ın kendisine hitab ettiği en son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığa gönderdiği son kitab ise Kur'an-ı Kerim'dir. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'i melek Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed'e yaklaşık 23 yıl süren bir süreç içerisinde vahyetmiştir. Bununla Allah kullarım dalaletten hidayete, karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı murad etmiştir.

 

Vahiy, Allah'ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünüdür. "Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık" (17:70) âyetindeki kerramna'nın Allah'ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak görmesi ve ona vahiy yoluyla ikram etmesiyle bir alâkası olsa gerektir. Vahyin inişini ifade eden "nüzul ve inzal" kelimeleri, aynı zaman­da "ikram", "lütuf" ve "iyilik" anlamlarına gelir. O, insana "kat kat ikram etmiştir." Çünkü Allah insanı vahiy dışında ve ondan önce üç ayrı kılavuzla desteklemiştir. Bu kılavuzların ilki temiz fıtrat ve vicdan, ikincisi duyular ve şuur, üçüncüsü ise akıldır. Bütün bunların üzerine Allah'ın insana vahiyle yol göstermesi, gök sofrasını akleden kalbinin önüne sermesidir. Her ikram bir teşekkür ister. Büyük ikram büyük teşekkür ister. Allah'ın kullarına yol göstermesi demek olan vahye kulların teşekkürü gösterilen yolda yürümek­tir. Bunun için de vahyi anlamak şarttır. Anlamanın olmazsa olmazı tefek­kürdür. Bilinen bir hakikattir: tefekkür teşekkürdür.

Vahiy, Allah'ın iradesini insana bildirme yöntemidir. Kur'an'da "vahyetti" (evha), "konuştu" (kelleme), dedi ve söyledi (kale), buyurdu (emera), ilka etti (elka), indirdi (enzele), "ünledi ve seslendi" (nâdâ) kelimeleriyle ifade edi­len vahyin gerçekleşme yollarım şu âyet beyan eder: "Hiçbir ölümlüyle Al­lah'ın (yüz yüze) konuşması olacak şey değildir; ancak O ânî ve içe işleyen ilâhi bir ilham yoluyla, veya bir perde arkasından, ya da O'nun dilediği şeyi yine O'nun izniyle bildirsin diye bir elçi göndermek suretiyle konuşur" (42:51).

 

Kur'an, yine kendi beyanına göre ilk kez Ramazan ayı içerisinde yer alan mübarek bir gece olan (44:3) Kadir gecesinde inmeye başlamış (2:185; 97:1) ve yaklaşık 23 senelik bir süreçte peyderpey tamamlanmıştır. Kur'an eşyanın ve hakikatin bir tefsiridir. Kendisi bizatihi müfessir olan Kur'an âyetlerinin ilk müfessiri de yine Allah Teala'dır. Kıyamet sûresinde "Onu açıklamak da bi­ze düşer" buyurmuştur.

 

Kur'an 

 

Kur'an, fu'lan vezninin de delalet ettiği gibi "okumanın tüm olumlu an­lamlarıyla daima okunan" demektir. Kur'an'ı Kur'an'a sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıt­maktadır:

 

1)    Allah'ın kelâmıdır. Kelâm sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayakları arzda olan fiilî bir tecellisidir.

2)    Arapça bir hitaptır. Arapça Allah'ın dili değil Kur'an'ın dilidir ve hiçbir tercüme Kur'an değildir.

3)    Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah'ın koruması altındadır. İndiği ilk günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatların­da ve yazılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir.

4)    Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hitaptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, murad-ı ilâhiyi taşıyan bir hitaptır.

5)    Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekânla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur'an ise zamanlar üstü yaşayan bir mu­cizedir.

 6)    Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa reh­ber olarak gönderilmiştir.

7)    Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri ortaya koyar.

8)    Hidâyet, beyyinât, zikr, furkan ve nurdur. İnsana rehberlik eder, haki­kati beyan eder, hatırlatır, doğruyu yanlıştan ayırır ve karanlık akılları ışığıy­la aydınlatır.

9)    Parça parça inmiştir. Çünkü Kur'an hayat kitabıdır ve ilâhi bir inşâ pro­jesi olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir.

 

Sözün özü, Kur'an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı Hz. Peygamber'in dediği gibi: "Kur'an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın âye­tin olduğu yerdedir." (Tirmizî, Fedailu'l-Kuran 17).

 

Şu'arâ 192-196, îsra 106 ve Âl-i îmran 3-4'ten yola çıkarak Kur'an'da Kur'an'ın tarifi şöyledir: Âlemlerin Rabbinden emin bir elçi vasıtasıyla ebedi hakikatin anlam ve amacına uygun olarak Hz. Muhammed aleyhisselamın kalbine açık ve anlaşılır bir Arapça ile insanlığa iletilmek üzere indirilen, ön­ceki vahiylerde yer alan ezeli hakikatleri bünyesinde taşıyan ve onları tasdik eden, insanlığa yol gösteren ve iyiyi kötüden ayıran ilâhi kelâmdır.

Kur'an'ın kendi tarifinde, vahyin Arap diliyle indirilişi doğrudan Kur'an'ın bir sıfatı olarak yer alır (Kur'ânen 'arabiyyen). Kur'an'ın Arapça oluşunun vurgulanması, zımnen "anlaşılabilsin diye beşer türünün konuştuğu diller­den bir dille indirildi" vurgusunu taşır. Fakat bu zımni vurgu Arapça'nın vahyin sıfatı olduğu gerçeğini değiştirmez. Arapça'nın Kur'an vahyinin sıfatı ol­ması demek, son tahlilde Kur'an'ın bir dili olduğunu söylemektir. Zira her peygamber kendi kavminin diliyle gönderilmiştir (14:4). Bunun da gerekçesi mesajın anlaşılmasıdır.

 

Kur'an vahyinin Arapça ile gönderilmesi vahyin mesajının evrensel olma­sına mani değildir. Zira mâna ruh, lisan o ruhun üflendiği beden gibidir. Na­sıl ki beden ruhun aracı ise, dil de mânanın aracıdır. Kur'an'daki hakikatle­rin önceki kitaplarda da beyan edildiği söylenmiştir (26:196; 87:18-19). Önce­ki kitaplar ise farklı dillerde indirilmişti. Kur'an'ın nazmı mânasındadır ve mâna bir dilin lafızlarına hasredilemez. Hele bu mâna zamanlar ve zeminler üstü vahyin mânasıysa, bu daha bir böyledir. İlâhî kelâm kelimelerin kalbi­ne inmiş, Arapça lafızlar yüce mânaları taşıyan birer kab olmuştur. Mânalar kabın şeklini almış, kab mânaların boyasıyla boyanıp haliyle hemhal olmuş­tur. Lafız ve mâna et ve tırnak gibi birbirine kaynamıştır. Bilincin mânaya değebilmesi için önce lafza değmesi gerekir. Yani kabın içindekine ulaşma­nın yolu kaba ulaşmaktan geçer.

 

 

    Meal 

 

İşte sözün tam burasında tercüme faaliyetinin o kadim problemleri önü­müze çıkmaktadır.

Soru(n) şudur: Bir dilin içindeki mânaları bir başka dile aktarmak, bir ka­bın içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer mi?

Mânayı "çorba" lafzı "kazan" olarak gören biri, bu suale kolayca "evet" cevabı verebilir. Böyle biri kendisini de kepçe sanacaktır. Fakat ne mâna "çorba"dır, ne de lafız "kazan". Dolayısıyla mütercim de kepçe değildir. Mü­tercim, kaynak dildeki mâna ruhunun lafız bedenine inzal ediliş maksadını asla gözden ırak tutmadan, o ruhun o bedendeki tüm hissetme, akletme, bil­me, görme, işitme, söyleme, etme ve eylemelerini gözlemleyip bu gözlemle­rini olabildiğince aslına sadık kalarak hedef dile aktaran kimsedir. Bu gerçek­ler ışığında tercüme faaliyeti fotoğraf çekmeye ve resim yapmaya benzemez.

 

Artık mütearife haline gelmiştir: Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez. İstisnaları mümkün olsa da, bu hüküm bir hakikati ifade eder. Başta dilin do­ğası bunu dayatır. Zira dil durağan ve sentetik bir faaliyet değil canlı ve insa­ni bir organizmadır. Eğer kaynak dil Arapça gibi kıdem açısından köklü, be­lagat açısından zengin bir dilse çeviri daha bir zorlaşır. Buna bir de çevrilen metnin/hitabın Kur'an gibi başı gökte ayakları yerde ilâhi bir kelâm oluşu ek­lenince, kaynak dildeki mânayı hedef dile taşımak daha bir zorlaşacaktır. Bu durumda yorum alanı daha da genişleyecektir. Yorum alanı genişledikçe, so­rumluluk da bir o kadar büyüyecektir. Zira bir sözü Kur'an'a nisbet etmek, o sözü Allah'a nisbet etmek demektir ki, bu ağır bir sorumluluktur.

İşte "meal" isimlendirmesi tam da bu ihtiyaçtan doğmuştur. Kur'an ter­cümesi için "meal" terimini ilk defa Üstad Elmalılı (ö. 1942), Mehmet Akif'i (ö. 1936) tercümeye ikna sadedinde kullanır. Ve bu kullanım resmi ve gayr-ı resmi mahfillerde kabul görür. Meal, tercümenin aslının yerini tutmayacağı­nı güzel izah eden bir isimlendirmedir. Bu yüzden Türkçe Kur'an olmaz, ama Kur'an'ın Türkçe meali olur.

 

Şu halde hiçbir Kur'an çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir id­dianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini iddia etmek. Oysa ki, hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kur'an'a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kur'an üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için "Bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz" denilemez. Bu, metnin tü­kendiğini ilan etmek demektir. Şu bir hakikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Allah'ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil müzelerdir. Günümüzde ise Kur'an, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de dönüştürdüğü in­sanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir.

 

 

              MEALDE TAKİP EDİLEN USÛL

 

 

  Anlam Açısından

 

Eskiler "usulsüzlük vusulsüzlüktür" derler. Yani, bir yöntemi olmayan amacına ulaşamaz. Klasik İslâmi disiplinlerde tüm anlama ve yorumlama fa­aliyetleri bir usul dahilinde gerçekleşmiştir. Bu, tüm İslâmi disiplinlerde tek bir usulün kullanıldığı anlamına gelmez. Mesela, kelâmcılarla fıkıhçılar ara­sındaki "delalet" ihtilafı buna örnek verilebilir.

"Delalet bahsi", İslami ilimlerdeki anlama ve yorumlama faaliyetinin bel­kemiğini teşkil eder.

 

Fıkıh usulcülerine göre lafzın hükme delaleti dört yol­la olur:

 

 1)    Kipi ve söz dizimiyle lafızdan ilk anlaşılan şeye "ibarenin delaleti" denir.

 

2)    Lafzın kastedilenin dışındaki bir anlama yorulmasına "işaretin dela­leti" denir.

 

3)Lafzın ifade ettiği hükmün, gerekçe ortaklığı nedeniyle başka bir konuda kendini ifşa etmesine "delaletin delaleti" denir.

 

4) lafzın söylen­meyen bir anlama gelmesine de "iktizanın delaleti" denir. Lafızlar, ifade et­tikleri mâna bakımından: özel, genel, müşterek ve mübherri; mânaya medlu­lü ve delaletin dereceleri bakımından: kapalı, müşkil, açık, nass, müfesser, muevvel; kullanım bakımından: mecaz, hakikat, sarih ve kinaye diye kısım­lara ayrılmıştır.

 

Lafzın bizi götürdüğü şey mâna, mânanın ifade ettiği şey hakikat, hakika­tin dayandığı şey hikmet, hükmü belirleyen vasıf illet'tir. Hikmet ve illet tek boyutlu bir nedensellik değildir. Bütün bu süreçle elde edilmesi umulana "maksat" denir. Esasen anlamanın hikmetine ancak maksadı gerçekleştire­rek erilmiş olur.

 

       Bir metnin anlaşılmasında üç yöntem olabilir:

 

1-Yazar merkezli anlama: Kur'an bağlamında bu Allah'ın muradı, yaratılışın maksadı, kainat, insan ve olaylara dair ilâhî yasaları anlama faaliyetidir.

 

2- Metin merkezli anlama: Dil, dil-anlam, dilin menşei, metnin iç bütünlüğü, metnin amacı, metnin bağlamı açıla­rından anlamadır.

 

3- Okur merkezli anlama: Metnin aktardığı olayın ilk kahra­manları, vahyin ilk muhatapları ve halihazır muhataplar açısından anlamadır.

 

Gerek klasik delalet bahsi gerek buna ilave edilebilecek anlama teorileri­nin tümü araçtır. Hepsinin maksadı doğru anlamayı temin etmektir. Teoriyi mutlaklaştırmak aracı amaçlaştırmak anlamına gelir. Mealimizi hazırlarken hem klasik anlama faaliyetini, hem de bunun pratiği olan tefsir geleneğimi­zi hep gözönünde bulundurduk. Ulaştığımız farklı mânaların lafızdaki, ibare­deki, Kur'an'ın bütünündeki, nebevi uygulamadaki ve tefsir gelenegimizdeki dayanağını göstermeye çalıştık. Şu bir gerçek ki, tefsir birikimimiz gözardı edilerek meal hazırlanamaz. Anlam kaybını en aza indirmenin yolu notlandırmaktır. Elinizdeki mealin 6 bin civarında not içermesinin sebebi de budur. Böyle bir çalışma muazzam tefsir edebiyatımız göz ardı edilerek asla başarı­ya ulaşamazdı.

 

Bu bir "gerekçeli meal"dir. Bu mealin "gerekçeli" sıfatının hakkını ne ka­dar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur'an'ın hem de Kur'an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkanlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile akta­rılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibare, metin, mâna, maksat, sarf, nahiv, belagat, zamir­lerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alterna­tif anlamların tümüyle başbaşa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de "vuzuha kavuşturmak" yerine "vuzuha karıştırmak" ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih» edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edil­meyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği mânada bir çok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, müterci­min tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mâna zaman içinde önem de kazanabilir.

 

Bunun çok zor bir iş olduğu erbabının malumudur. Zaten bu alanda yüzde yüz bir başarıdan söz etmek de mümkün değildir. Kaldı ki, yukarıda saydığı­mız ve sayamadığımız bir çok gerekçeye dayalı alternatif anlamların tümünü mealin notlarına taşımak doğru da değildir. Alternatif anlam olarak nota taşı­nanlar; ya tercih edilen anlama eşdeğerdedir, ya da ona nisbetle daha zayıftır. Birinci durumda onun ihmali caiz değildir. Bu tıpkı anlamı farklılaştıran mak­bul ve meşhur kıraat gibidir (her kıraat farklılığı anlam farklılığı içermez). Böylesi bir alternatif anlamı görmemekle metni görmemek arasında fark yok­tur. İkinci durum ise genellikle klasik tefsirin tercihlerinden oluşur. Nota ta­şıma ihtiyacı bu tercihin niçin isabetli olmadığını beyan amaçlıdır.

 

Bu yöntemi bize telkin eden hususlardan biri de, vahyin "zengin anlamlı­lığı" bir imkan ve üslup olarak kullandığı kanaatini taşımamızdır. Bu "çok anlamlılık" ile karıştırılmaması gereken bir şeydir. Buna en güzel örnek Bakara 177. âyetteki üçüncü tekil zamirin iki yüklemi de (mal ve Allah) göre­cek şekilde yerleştirilmesidir. Yine bir çok yerde gelen yeşâ' fiilleri iki özne­yi de görecek şekilde yerleştirilmiştir. Ayrıca unsurları iki tarafı görecek şe­kilde yerleştirilmiş böyle bir çok ibare bulunmaktadır (msl: 2:283; 6:51; 100:7; 8:19; 11:28; 9:99). Bunları teke indirip birini yok saymak yerine ya her iki anlamı da çeviriye yansıttık, ya da birini notta gösterdik.

 

Kur'an başı gökte ayakları yerde olan ilâhî bir hitaptır. Gökte olan başı mâna ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Meali­mizde lafız-mâna-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, âyetin ayakla­rının bastığı "nüzul ortamı" hep gözetilmiştir. Lafız ve mâna, maksat hake­mine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mâna şahitleri­ne dayanmıştır.

 

Bu mealin iddiası, kaynak dildeki mânayı hedef dile mümkün olduğunca yol kazasına uğratmadan taşımaktır. Mânalar kaynağından hedefine doğru taşınırken yol kazasına uğrayabilirler. Bu kaza bazen anlam genişlemesi, ba­zen anlam daralması şeklinde gerçekleşir. Her iki halde de sonuç anlam kaymasıdır. Liyetefekkahû'yu "fıkıh tahsil etsinler", sallû aleyh'i "salevat oku­yunuz", feveylun li'l-musallin'i "namaz kılanlara yazıklar olsun", makâmen mahmûden'i "Mahmud'un makamı", min-ledunnâ 'ilmen'i "katımızdan bir ilm-i ledün" şeklinde çevirmek okuru anlam kazasına kurban etmektir. Me­alimizde islâm, muslim, kufr, kâfir, şirk, müşrik, kitab, takva, nefs, ruh, zikr, ğayb, cihad vb. gibi terimlerin (ıstılahlar) kullanıldıkları asli mânaları tesbit etmeye çalıştık. Bu gibi terimlerin zaman içinde kazandıkları ıstılahi anlam­lardan mümkün olduğunca uzak durduk. Vahyin ilk nüzul ortamında bu te­rimlerle ne murad ediliyorsa onu esas almaya gayret ettik. Bu arada sâlih amel, salât, zekât gibi 23 yıllık nüzul sürecinin tümünde aynı vurguyla kul­lanılmayan kavramlarda zaman içindeki vurgu değişikliklerini mümkün ol­duğunca çeviride göstermeye çalıştık.

 

Nasıl ki mâna lafza, maksat mânaya aykırı olmaması lazımsa, lafız mâna­ya, mâna maksada perde olmamalıdır. Daha açarsak lafız meale, meal mânaya, mâna mefhuma, mefhum maksada, maksat hakikate perde olmamalıdır. Dili gözardı ederek mânaya ulaşılamaz. Mânanın hangi kap içinde geldiği asla gözardı edilemez. İhtiyaç halinde Hz. Peygamber bu yöntemi bariz bir biçimde kullanmıştır (Msl: 9:108). Hakeza, Hz. Aişe lugavi tefsir yapmıştır (Bkz: 2:158). Biz de lafza aykırı mânaya iltifat etmedik. Dilin desteklemediği yoruma, Kur'an'ın desteklemediği rivayete itibar etmedik. Bir tek harfin dahi hakkı ol­duğuna inandık. Onun hakkını gerek mâna gerek işlev olarak vermeye çalıştık.

Yine takip ettiğimiz usul gereği, "Kur'an'da Hatib'ten kaynaklanan mutlak müteşabih yoktur, müteşabih olanlar hitaptan ve muhataptan kaynakla­nanlardır" düsturunu ilke edindik. Zira ağzını açan anlaşılmayı ister ve kim­se anlaşılmamak için konuşmaz. Hele Allah hiç konuşmaz. Bazı sûrelerin ba­şında gelen mukattaat harflerini de bu kuraldan istisna tutmadık.

Ayrı bir tefsir çalışmamız olduğu için bu çalışma bilinen mânada bir tef­sir olarak hazırlanmadı. Fakat meali anlamak için bazı yerlerde tefsire gir­mek kaçınılmaz oldu. Kur'an yalnızca tefsir edilen (müfesser) bir metin de­ğil, aynı zamanda tefsir eden (müfessir) bir hitaptır (Bkz: 10:37). Bu Kur'an'ın özne oluşuyla alâkalıdır. Kur'an kendisine kerîm, mecîd, aziz, hâkîm gibi sı­fatlar alır. Bunların tümü de mübalağalı özne kipidir. Bu Kur'an'ın tefsirin de öznesi olduğu anlamına gelir. Kur'an'ın müfessir oluşunu müfesser oluşunun önünde tuttuk. "Bu âyeti nasıl tefsir edebiliriz?" demezden önce "Bu âyet hangi hakikati tefsir ediyor?" diye sorduk.

 

Zannedilir ki, Kur'an'a bir hitab-metin olması dolayısıyla anlam idhali kolaydır. Ona zorla bir şey söyletmek mümkündür, kendisine mâna yükle­meye ve önyargılara maruz bırakmaya ses çıkarmaz. Bu kısmen yaygın bir kanaattir, fakat doğru değildir. Kur'an tıpkı canlı bir bünye gibi kendisinden olmayanı ve bünyesine uymayanı kabul etmemektedir. Meal olarak, tefsir olarak, tevil olarak, dil, fıkıh ve kelâm yoluyla bir biçimde zorlayarak dahil edilse bile, zaman içinde bünyesine uymayan o şeyi bir biçimde kendisine inşâ olmak için teslim olan selim akıl sahiplerine "Bu benden değil" diye if­şa etmektedir. Tefsir tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

 

Zira Kur'an'ın mucizevi bir kendini koruma sistemi vardır. Bu sistem ba­zen parçada çoğu zaman bütünde kendini göstermektedir. Bu öyle bir sistem­dir ki, sistemi oluşturan her birim bir hologram gibi hem bütünün hem par­çanın özelliklerini taşımaktadır. Tıpkı bedenin yapıtaşı hücreler gibi, Kur'an'ın parçaları da ait olduğu bütünün kimliğini taşır. Her kategori hem kendi arasında, hem diğer kategorilerle paralel ve çapraz anlam bağlantıları­na sahiptir. Bu bağlar bazen lafza, bazen mânaya, bazen maksada, bazen de her ikisine veya üçüne ait olabilmektedir. Ve bazen de bunların dışında derin ve yoğun tedebbürle ulaşılabilecek yerde durmaktadır. Bu konuda Şatıbi'nin fıkhi hüküm çıkarma konusunda söylediği şu tesbit, Kur'an'ı doğru anlama konusunda da aynen geçerlidir: "Nasıl ki el, ayak, baş ve dil gibi organların insana has işlevleri birbirinden kopuk olarak yerine getirmesi mümkün de­ğilse ve bütün bu organlarla birlikte insana insan deniliyorsa, aynı şekilde din de parçalar halinde değerlendirildiğinde kendine ait işlevi icra edemez. Dola­yısıyla şer'î bir hüküm çıkarılmak istendiğinde bu hükmün tek tek deliller­den değil, dinin bütününden çıkarılması gerekmektedir." (el-î'tisam, Riyad, t.y. I, 245). Şatıbi'nin parçacı yaklaşıma getirdiği eleştirinin benzerini Gazzali de lafızcılığa getirir: "bir çok yanlış anlama, mânanın sözcüklerde aranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa önemli olan öncelikle mânayı tesbit et­mektir (el-lktisad, 15).

 

Eminim ki Kur'an bizim anlama çabamız sırasında vardığımız sonuçların kendi bünyesine uyup uymadığını o mucizevi yöntemiyle test edecek ve bünyesine uymayanları kabul etmeyecektir. Biz Kur'an'a zorla anlam yükle­menin ona ıstırap vereceğine inanıyoruz. Bunu bile bile yapmadık. Bilmeden yaptıksa, tek tesellimiz özne olan Kur'an'ın kendi yöntemiyle onları da ayık­layacak olmasıdır.

Hemen ifade edelim ki, Kur'an'ın debisini Allah'tan başka kimsenin bil­mediği bir mâna rezervi vardır. Bu rezervden yararlanmanın ilk şartı "Niçin Kur'an okuyorsun?" sorusuna doğru cevap vermektir. Bu cevabın "Anlamak için?" şeklinde olması yeterli değildir. Zira bu ara bir cevaptır. Bu cevap bir soruyu daha celbeder: "Niçin anlamak?" Bu sorunun onlarca, belki yüzlerce muhtemel cevabı vardır. Bunlar içerisinde Kur'an'ın en beğendiği cevap, emi­niz ki, "Yaşamak için anlamak" olacaktır. Zira Allah ve Rasulü'nün vahye daveti bir diriliş ve hayat çağrısıdır (8:24). Mealimizin Hayat Kitabı Kur'an adını taşımasının gerekçesi de budur.

 

İlâhî kelâmın mânalarma ulaşmayı kolaylaştırmak için sayısı 6.000'i aşan açıklayıcı not koyduk. Âyetlerin ne dediği zaten mealde yer alıyordu. Biz ne demek istediğini "zımnen" yaptığımız açıklamalarda verdik. Bunu en kısa, özlü ve vurucu cümlelerle yapmaya çalıştık. Vahyin imbiğinden damıtılarak elde edilen bu özlü sözler birer "klişe" değildir. Eğer öyle görünüyorsa, bu bi­zim kusurumuzdur. Demek ki söz yüreğimizden çıkmamış ki, yüreklere gir­miyor. Biliriz ve inanırız ki söyleyenin yüreğinden çıkan söz dinleyenin yü­reğine girer. Tersi ise kulak kepçesinde kalır. Bu özlü sözler bazı okura sık gelebilir. Oysa ki özlü sözlerin sıklığı, o sözlerin imbiğinden damıtıldığı ko­nu ve âyetlerin şıklığıyla orantılıdır. Eğer o konu tekrar gelmişse, elbet o ko­nudaki özlü tesbit de tekrar gelecektir.

 

Dil Açısından

 

Çeviri her şeyden önce bir dil faaliyetidir. Dil çevirinin hem sermayesi hem hasılatıdır. Kaynak dil Arapça gibi söz varlığı ve anlam katmanları çok zengin bir dil, kaynak metin Kur'an gibi mucize-i bakî olan veciz bir hitab ise, çevir­menin dilde 'referans çevresine' ihtiyacı vardır. Dilde tercih ve takip ettiğimiz referans çevresi, aynı zamanda mealimizin usulünün de belirleyicisidir.

Kendimizi dili sentetik ve mühendislik ürünü bir şey gibi algılayıp "kıyasidir" diyen eski Basra dil okuluna karşı, dili doğal, canlı, aktif ve aktüel bir organizma olarak görüp "semaidir" diyen Küfe dil okulunun yanında hissettik. Bu yüzden lafızların sonradan oluşmuş şer'î ve fıkhî karşılıklarını değil, lügat anlamlarını tercih ettik. Bu tercihimize rağmen Küfe okuluna mensup Ferrâ'dan (ö. 207/822) istifade ettiğimiz kadar, yeni Basra okuluna mensup Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna'dan (ö. 209/824) istifade etmekten de ge­ri durmadık.

 

Meal imizde, 'dilde benzer veya yakın anlamlılar olsa da mutlak mânada eşanlamlı iki kelime yoktur' kuralını benimsedik. 'Kelimenin farklılığı anla­mın da farklılığım getirir' ilkesine uygun hareket ettik (Msl: 68:10; 55:10; 19:13; 41:9; 2:170, 191; 4:85 ve ilgili notlar). Bu tercihimizle eşanlamlılığı "tüm edatlar birbirinin yerine kullanılır" diyecek kadar savunan el-Elfazu'l-Muteradife yazarı Ebu'l-Hasen Ali er-Rummanî (ö. 384 h.) çizgisinin değil, "mutlak mânada eşanlamlı iki kelime yoktur" diyen Furûk sahibi Ebu Hilal el-Askerî (ö. 400 h.) çizgisinin yanında yer aldık. Bu nedenle half ile kasem, elfeyna ile vecedna, Mukît ile Hasîb, hanânen ile rahmeten, seyyiat ile zunûb, ecdâs ile kubur, suva'ile sikâye, şekk-rayb-mirye, i'rad-tevelli-zerhum, ğadab-la'net-suht gibi yakın anlamlılara eşanlamlı muamelesi etmedik ve aralarındaki farkı vurgulamaya çaba gösterdik.

 

Edatlar konusunda da aynı usulü izledik. Büyük mânaların bu küçük kah­ramanları gözden kaçmasın diye çok ter döktük. "Harf-i çerler birbirinin ye­rine geçebilir" diyerek sadece bâ'ya 14 farklı mâna ("vurgu" değil) takdir eden İbn Hişam'a karşı (Muğni II, 163), "o zaman harfler hakiki mânalarını kaybe­der" (s. 24) diyen Furuk sahibinin ve "bâ'nın asli mânası ilsaktır" diyen Sibeveyh'in görüşüne yakın durduk (msl: 107:5; 90:17; 9:45). Ama harflerin çok anlamlı olabileceği gerçeğini de gözardı etmedik.

Kur'an çevirilerinde ihmal edilen veya üstünkörü geçilen hususlardan bi­ri de deyimler ve deyimsel tabirler meselesidir. Bunları yapı çözümüne tabi tutarak 'çevirmeye' kalkmak deyimi zayi etmek demekti. Öyle yapmadık. Kaynak dildeki deyimin hedef dildeki en yakın karşılığını bulup yerine koy­maya çalıştık. Mesela raybe'l-menûn'a "feleğin sillesini yemek" dedik, sukı-tû fî eydîhim'e "elleri kolları dökülünce" dedik, saniye ıtfihi'ye "eğip bük­mek" dedik. Tabii ki, hepsine hedef dilde bir karşılık bulamadık. Mesela kâbe kavseyni ev ednâ buna bir örnek.

Takip ettiğimiz usule göre Kur'an'da ziyade edat bulunmamaktadır. Ziya­de denilen her edat, Kur'an'ın edebi üslubu gereği mutlaka bir beyani özellik ve güzellik taşımakta, mutlaka mânaya özgün ve asli bir katkıda bulunmak­tadır. Bunun en tipik örneği nefyin haberi olarak gelen bâ'dır (msl: 68:2; 49:4; 59:14; 2:184; 12:85; 4:176).

 

Mealimizde vardığımız özgün sonuçları, istikrai bir okuma ile teyit etme­ye özen gösterdik. Hidayet ve dalaletle ilgili olarak kullanılan yeşa'fiillerinin çift özneyi görecek şekilde çevrilmesi, "kalplerinde hastalık olanlar"ın "ikiyüzlülerden" ayrı bir sınıf teşkil ettiği, na'îm kalıbının kelimenin diğer kalıplarından farklı olarak sırf "âhiret nimeti" için kullanıldığı, irade'nin kullanıldığı 140 yerde de fiil olarak geldiği, lâ uksimu'nun kullanıldığı her yerde Allah'a isnat edildiği, şerh'in kullanıldığı tüm âyetlerin Mekkî olduğu gibi sonuçlar buna örnektir (Msl: 102: 6, 8; 12:20; 13:27).

Yine mealde benimsediğimiz bir ilke de şudur: Belagat kurallarına göre bir kelime birden çok mânada kullanılabilir, fakat istisnai durumlar dışında, bir makamda birden çok mânaya geçit vermez. Çift tarafı gören "zengin anlam­lı" ibareler bu kısma girmez. Bu kural gereği lafzın kullanıldığı makamda ne mânaya geldiğini tesbite çalıştık, ulaştığımız son noktayı meale yazdık. Bu konuda olanca gayretimize rağmen her yerde aynı başarıyı yakaladığımız söylenemez. Bazı durumlarda mânaya ulaşmakta "başarısız kaldığımı itiraf ediyorum. Benim kusurumdur, boyum yetişmedi.

 

Farklı makamlarda faklı mânalara gelen salat, zekât, fitne gibi terimleri mealin bütününde standart anlama indirgeme yanlışından mümkün oldu­ğunca uzak durduk. Kavramları tek tipleştirme konusunda özel bir gayret sergilemedik. Muhtemel anlamlardan bağlamla en uyumlu olanını tercih et­tik. Kitâb'a yeri geldi "ilâhi mesaj" veya "ilâhi kelâm", yeri geldi "vahiy" ve­ya "kitab" dedik. Mu'minîn'e sırasında "inananlar", sırasında "güvenenler" dedik. Kâfirin'e bir makamda "inkâr edenler" veya "küfredenler" dedikse, başka bir makamda "nankörler" dedik. Bunda bir kusur görmedik. Zira Kur'an, Farklı zaman ve mekanlarda farklı bağlamlarda 23 yıla yayılarak in­di. Aynı kavram farklı yerlerde farklı vurgular taşıyabileceği gibi, bu süreçte anlam farklılaşmalarına da uğradı. Böyle bir hitap için çeviride standartlaştır­ma ve tektipleştirmeye gitmek, belki estetik açıdan göze ve kulağa hoş gelir­di, ama vakıaya mutabık düşmezdi. Fakat meselâ, mu'minîn ile ellezîne âmenû, kâfirin ile ellezîne kefem arasındaki farkı hep gözetmeye gayret et­tik. Bir de inkârı savunan nazlım kâfirler için "inkârda ısrar edenler", Enfal'de olduğu gibi inkâr için saldıran kavgacı kâfirler için "inkârda direnen­ler" dedik. Ellezîne âmenû ile mu'minîn arasındaki farkı hep gözettik. Fakat birincisinin ellezîne keferû ile karşıtlık oluşturduğu bağlamlarda genel çevi­rimiz olan "iman edenler" karşılığını değil "imanda sebat edenler" karşılığı­nı tercih ettik. Zira bu bağlamlarda "küfürde ısrar edenlerin" mukabili vur­gusunu taşıyordu. Hiç kuşku yok ki Kur'an yaşanan bir hayatın içine 'yaşa­tan' bir hayat olarak indi. Bu yüzdendir ki Kur'an'ın dili hayat kadar canlı ve renklidir, durağan ve standart değil. Bir çevirinin en başta gözetmek zorunda olduğu şey Kur'an'ın ahlakıyla ardaklanmaktır. Bu, çeviriyi bilgisayardan dö­külmüş gibi şablonlara ve kalıplara mahkum etmemeyi gerektirir.

 

 

   Çeviri Açısından

 

Her lisan bir 'dünya'dır. Bu durumda tercüme iki dünya arasında mekik dokumaktır.

 

Esas itibarıyla tercüme kaynak dil ile hedef dil arasında "lafza ilişkin" bir dönüştürme/çevirme işlemi değil, "mânaya ilişkin" bir taşıma işlemidir. "Tercüme" ifadesi tam da dediğimize karşılık gelirken, "çeviri" lafza ilişkin bir dönüştürme işlemini ifade eder görünmektedir. Îbn Abbas'a "Kur'an'ın Tercümanı" ünvanının verilmesi de, Kur'an'ı başka bir dile tercüme ettiği için değil, "vahyin anlamını kaynağından alıp hedefine anlaşılır bir dille ta­şıdığı içindir.

 

Çeviri anlamla ilgiliyse, çevirmenin ilk görevi çevirdiği metni anlamak olmalıdır. Aksi durumda kaynak metin hedef dile "çevrilmiş" fakat "tercü­me edilmemiş" olur. Bu çevirme ise tağyirden tebdile, tahvilden tahrife ka­dar uzanabilir, Allah göstermesin. Kaynak dildeki mânayı kaynağında oldu­ğu gibi kavrayıp, mümkünse kayıpsız, mümkün değilse en az kayıpla hedef dile taşımak çevirmenin asli sorumluluğudur.

 

Bu sorumluluğu yerine getirmenin bilinen iki tür yöntemi vardır: Biri ser­best veya yaklaşık çeviri, ikincisi harfi çeviri. Birinci yöntem anlamı hedef kitlenin diline taşımayı, ikincisi hedef kitleyi anlamın kaynağına taşımayı önceler. Doğrusu bu iki yöntemi kesin hatlarla birbirinden ayırıp ikisini bir­birinin karşısına yerleştirmek bir handikaptır. Hem doğru değil, hem kulla­nışlı değildir. Yaklaşık çeviri, "çevirmen"den kaynak metni yeniden üreten "süpermen" çıkarmak anlamına gelmez. Harfi çeviri de, çevirmeni "ara kab­losu" yerine koymak değildir. Hele kaynak metin Kur'an gibi ne manzum ne mensur olan, bilinen tüm edebi türlerin dışında ve üstünde bir metinse, bu­rada çeviriyi teorisyenlerin tasniflerine hapsetmek çıkmaz sokaktır. İki yön­temden birini mutlak üstün olarak ilan etmek yanıltıcı olacaktır. Mesela "harfi tercüme asla en uygun tercümedir" denemez. Bu durumda şu soru gündeme gelir: Aslın nesine uygun? Üslubuna mı, lafzına mı, mânasına mı, maksadına mı, musikisine mi, belagatına mı? Bütün bu unsurlar arasında belli bir seviyeyi yakalayan tercüme 'başarılı' sayılmayı hak eder.

 

Bizim çeviri yöntemimiz, iki yöntemin hassas bir karışımıdır. Muhkem âyetlerde lafzi yönteme, müteşabih âyetlerde yaklaşık çeviri yöntemine daha yakın olduk. Metinde lafzi bir karşılığı olmayan açıklamaları parantez için­de verdik. Bir tek harfi karşılıksız bırakmamaya ve metinde olmayan bir tek kelimeyi metindenmiş gibi göstermemeye azami itina gösterdik. Meal yapar­ken önceliğimiz "Bununla Allah neyi murad etmiştir?" sorusu oldu. Metnin imkanlarını nasıl en az zayiatla modern muhataba taşırız kaygısını, 'hangi tercüme yöntemi' kaygısından öncelikli addettik. Bununla amaçlanan mütercimin vahiyle muhatap arasından çekilebildiği kadar çekilmesi, bu ikisini mümkün olduğunca baş başa, yüz yüze bırakmasıdır. Hz. Peygamberin ifade­siyle "Ola ki aktarılan aktarandan daha derin anlayış sahibi olabilir". Özetle vahyin tercümesinde aslolan, çeviri biliminin tüm imkanlarından sonuna kadar yararlanmanın da ötesinde, onun kullanmadığı imkanları da devreye sokarak vahyin muhatap tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Nuzül sırasına göre Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir

 

Çeviriyi yaparken, bazen bilmem kaçıncı kez okuduğum âyetin daha önce fark etmediğim bir mânasını fehmettim. Kimi demler başımdan kaynar sular döküldü. Etlerimin kemiklerimden lime lime ayrıldığı hissine kapıldım. Me­ğer anlamak insanı ne kadar yorarmış, onu öğrendim. Bazen hitabın ağırlığı altında öleyazdım. Kalbimin bir kuşçasına yerinden fırlayacakmış gibi çırpın­dığı demler yaşadım. Bazen de âyetler cennet kuşu olup yüreğimin karlı tepe­lerine kondular, beni yüreklendirip teselli ettiler. Üç gün uyku döşek bilme­den tek bir âyetin mânası üzerine kapanıp "Allah'ım bundan muradın nedir?" diye kıvrandığım oldu. Kur'an'ın ulaşmaya çalışan insanı bitap düşüren yal­çın zirveleri vardır. O zirvelerde bulunan mânaya ulaştığımı düşündüğüm müstesna zamanlarda hissettiğim sevinci, ömrümün başka hiçbir anında his­setmedim. Her âyete müvekkel bir meleğin olduğuna inandım. O âyetin hak­kını verdiğimde sözkonusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hisset­tim. îşte bu hisleri yaşayan biri olarak, kaynak metnin muhatapta uyandırdı­ğı etkiyi, çevirinin de muhatapta uyandırmasına gayret ettim. Bununla amaç­ladığım bir başka şey de, bir kelimeyi daha vahiyle buluşturma arzumdu. Ke­limelere hayatta en büyük arzularının ne olduğu sorulsaydı, "vahyin anlamı­nı yüreğimde taşımak" derdi diye düşündüm. Böyle yapmakla bir kelimeyi daha sevindirmek, bir kelimenin daha gönlünü almak istedim.

 

"Nadir kelimelere nadir karşılık" kuralını severek ve hararetle uygulama arzumun arkasında yatan gerçek sebep, hemen üstte dile getirdiğim cümle­lerde yatıyor.

Çeviride eşdeğerlilik, bir tercümeyi "olgun" kılan unsurdur. Biz de meali­mizde nadir kelimelere nadir karşılıklar koymaya çalıştık. Hatta kaynak me­tinle hedef metin bir bilgisayara verilse, o kelimeden ilkinde ne kadar geçi­yorsa ikincisinde de o kadar geçmesi gerekirmiş gibi bir hisse kapıldık. Ne kadar başarılı olabildik, bunu değerlendirmek bize düşmez. îşte bu kuralı uy­guladığımız şu kelimeler hem Kur'an'da hem mealde tek yerde geçmektedir: mu'avvikîn: caydıranlar (33.18); nahb: adak (33:23); 'utullin: kaba (68:13); zenîm: fırıldak (68:13); deyyâr. numunelik (71:26); mutaffifin: yolsuzluk yapan­lar (83:1); kedh: yeldirmek (84:6); ri'ya: görkem (19:74); hananen: sevecenlik (19:13); sena: parıltı (24:43); rişen: zarafet (7:26); ka'an safsafen: çırılçıplak, kupkuru bir düzlük (20:106); emşac: katmerli bir karışım (76:2); sâmidûn: ka­fa tutuyorsunuz (53:61); lazib: konsantre (37:11); şevben: kokteyl (37:67); remzen: sembolik bir dil (3:41); ubsile/tubsile: ipotek edilecek (6:70); erkesehum: terslemek (4:88); salden: cascavlak (2:264)...

 

Yakın ya da benzer anlamlı kelimelere çeviride de yakın anlamlar bulma­ya çalıştık. Mesela suht-la'net-ğadab gibi benzer anlamlıları "hışım-lanet-gazab" ile karşıladık. Yine, şekk-rayb-mirye benzer anlamlılarını ise "şüphe-kuşku-tereddüt" ile karşıladık ve bunu baştan sona tüm çevirinin standardı yapmaya özen gösterdik.

Türkçe'de yer etmiş terimleri, eğer anlam kayması yaşamamış ve galat olarak kullanılmıyorsa, çevirmeyip olduğu gibi bıraktık. Vahiy, hamd, şükür, adalet, hak, hüküm, küfür, kâfir, veli, rahmet, af, iman, âhiret, dünya, helâl, âyet, hidayet, ticaret, infak, şahit, kalp bunlardan sadece bazılarıdır.

 

Bazen aynı forma farklı karşılıklar verdik. Mesela "Ekber" sözcüğü, hem olumlu büyüklüğe hem olumsuz büyüklüğe işaret eden bir sıfattır. Her iki halde de "en büyük, daha büyük" karşılığı sakil kaçmaktadır. Mesela "Al­lah'ın zikri daha büyüktür" (29:45) âyetinde olumlu kullanılırken Bakara 217, Âl-i Imran 118 gibi olumsuz kullanımlarda "daha büyük, en büyük" ye­rine "daha beter" kullanılması daha beliğdir. Bazen de bunun tersini yaptık ve farklı formlara aynı karşılığı vermek zorunda kaldık. Mecbur kalmadıkça bu yola başvurmadığımızı ifade etmeliyim.

 

Bilinen bir gerçektir ki, Kur'an en azından iki farklı metin türü içerir: mu­hatabın dikkatini çekmeyi önceleyen, sesin öne çıkarıldığı kısa ve vurgulu cümlelerin ağırlıkta olduğu Mekkî hitab, mâna ağırlıklı Medenî hitab. Şu halde Kur'an'ın çevirisi de tek bir yöntemle sınırlandırılamaz.

 

     Estetik ve Belagat Açısından

 

Sibeveyh (ö. 180/769) el-Kitab'ında şöyle der: "Nahivcilerin çoğu bir ifade­nin gramer açısından irabını düzelteceğim derken, anlamını göz ardı ederler. Halbuki, sözün anlamı irabından çok daha önemlidir." Nahiv ilminin kuru­cu eseri olan el-Kitab''ta "Sözün Güzeli ve Çirkini" gibi belagata ilişkin bö­lümlere yer verilmesi, Arap dilini tedvin eden üstadlarla sonraki dilciler ara­sındaki farkın bariz bir göstergesidir.

 

Uzun bir zamandan beri bir kuşun koparılmış iki kanadı gibi ayrı ayrı du­ran nahiv ve belagat başlangıçta birdi. Söz kuşu belagatin zirvesine bu iki ka­natla uçmuştu. Bu, mâna ile gramerin ayrılmazlığı anlamına geliyordu. Sibeveyh'in yolunu Ferrâ (ö. 207), Müberred (ö. 286), Sa'leb (ö. 291) ve Zeccac (ö. 311) sürdürdü. Dil dâhisi Ebu Ali Farisî (ö. 377) bu çizgiyi bir okul haline ge­tirdi. Bu okulu îbn Cinnî (ö. 392) nahivde, Ibn Fâris (ö. 395) etimolojide, Abdulkahir Cürcanî (ö. 471?) belagatta, Râğıb el-Isfahanî (ö. 502) Kur'an ıstılahlarında, Zemahşerî (ö. 538) tefsirde zirveye taşıdı.

 

Mealde, yukarıda saydığımız seleflerimiz gibi mâna ile gramerin, belagat­la nahvin birbirinden ayrı değil birbirinin içinde durduğu bir usulü tercih et­tik. Eğer ille de tercih söz konusu olacaksa, elbette mâna gramere öncelen­meliydi. Zira vahyi okumaktan maksat murad-ı ilâhiye ulaşmak ve vahiyle inşâ olmaktı.

Kur'an'ın belagat mucizesi, onun hiçbir dil kuralına ya da kurallar man­zumesine hapsedilememesidir. Kur'an, kendisini şiir veya nesir olarak nite­leyecek olanı doğrulamadığı gibi, onu sadece belli edebi formlara ve kalıpla­ra sağdırmaya çalışanları da mahcup eder. Esasen Kur'an'ın ebedi oluşu ede­bi oluşundan kaynaklanmaz. Hayatı ta yüreğinden kavrayıp onun kodlarını barındırmasından kaynaklanır. Bu yüzden Kuran hayat kadar karmaşık, ha­yat kadar tekdüze, hayat kadar mucizedir.

 

İnşa ve haber cümleleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmak, isim ve fiil cümleleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmaktan daha kolay oldu. İnşa ve ha­ber cümlelerini ayırmak için, inşâ cümlelerinin sonuna ünlem işareti (!) koy­mak işimizi kolaylaştırdı.

Eğer zorunlu değilse, çevirimiz boyunca metne takdiri lafız idhalinden mümkün olduğunca kaçındık. Klasik tefsirin lafız takdir ettiği bir çok yeri, metindeki yalın haliyle çevirmeye gayret gösterdik. Takdir gerekseydi kelâmın sahibi takdir ederdi diye düşündük. O şekilde gelmesinin mutlaka bir nükte barındırdığına kani olduk (Msl: 20:102; 11:92; 43:60; 2:51, 184; 8:27; 24:53).

 

Sözü çevirmek zordur, sesi çevirmek çok daha zordur. Biz bu mealde, se­si çevirmek gibi çetin bir işe giriştik. Kaynak metnin ses değerlerini, anlamın müsaade ettiği oranda hedef metne taşımaya çalıştık. Kur'an'daki iç musiki ve şiiri fersah fersah aşan şiiriyyeti meale yansıtmak güç. Bunu anlama halel getirmeden yapmak oldukça zor ve zahmetli bir iştir. Bu zorluk bizi bazen "..olmalıdır" bazen de "..olmalıdırlar" gibi, âyet sonlarındaki ses uyumunu bulmak için anlamı bozmayan tasarruflar yapmaya sevk etti. Bu uğurda Türkçe'nin imkanlarını zorladık. Umarız Kur'an'daki sesi meale taşıma ko­nusundaki emeğimiz meal okurunun kulağından kaçmaz da, yürek damağın­da farklı bir lezzet bırakır. Nuzül sıralı Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir

 

     Tertip Açısından

 

Tertip, "sıraya dizme, sıralama" demektir. Tertip deyince iki şey akla ge­lir: 1) Âyetlerin sıralaması. 2) Sûrelerin sıralaması. İkincisi de yine kendi içinde ikiye ayrılır: Sûrelerin Hz. Peygamber'e iniş tarihlerine göre yapılan "nüzul tertibi" ve Hz. Osman'ın hilafeti döneminde sahabilerden oluşan cem ve tertip komisyonunun yaptığı "mushaf tertibi". Ellerde okunan mushaf bu sıralamaya göredir.

Âyetlerin sûre içerisindeki sıralaması Allah Rasulü'nün tasarrufunda ger­çekleşmiştir. Bu sûreler Hz. Peygamber tarafından namazlarda ve hutbelerde defalarca okunmuş, orada bulunan çok sayıdaki sahabe de sûreleri Allah Ra­sulü'nün ağzından okunduğu şekliyle almış, ezberlemiş, okumuş, okutmuş ve kendinden sonraki nesillere aktarmıştır.

Âyetlerin sûre içindeki zamanı konusunda yaşanan ihtilaf, vahyin iniş ta­rihlerine dair ihtilafın bir parçasıdır. Kimi otoriteler tarafından bütünüyle Mekke dönemine ait bir sûrenin bazı pasajlarının Medine'de indiği iddia edil­diği gibi, tersi de iddia edilmiştir. Mesela Müzzemmil 10, 11, 20; Kalem 17-33 ve 48-50; Meryem 58, 71; Furkan 68-70, Yâsîn 45; Kamer 44-46; Vakıa 81-82; Necm 32; A'râf 163-170 vb. gibi bir çok âyetin, sûrenin genelinden ayrı olarak Medine'de indiği iddia edilmiştir. Oysa ki, bu sûrelerin tümü de Mek­ke'de inmiştir. Yine hepsi de Medenî surelerde yer alan Bakara 281; Mâide 3; Enfal 30-36; Tevbe 128-129; Muhammed 3 gibi âyetlerin de Mekke'de indiği iddia edilmiştir.

 

Bu iddiaların doğrusunu yanlışından ayırmak için iddiaların delillerine bakmak şarttır. Bu delillerin çoğu nüzul sebebi rivayetleridir. Oysa ki, Mekkî veya Medenî bir sûrenin bir veya birkaç pasajını sûrenin iniş zamanının dı­şına çıkarma gibi ciddi bir iddia, yalnızca sebeb-i nüzul rivayetlerine bina edi­lemez. Zira bu rivayetlerin bir kısmı sorunludur. Kaldı ki "Bu sûre (veya âyet) şunun üzerine inmiştir" türünden rivayetler, her zaman o sûre veya âyetin iniş zamanını göstermez. Sahabenin o olayla o sûre veya âyet arasın­da bağ kurduğuna, dahası vahyi hayata sürekli nazil olan aktif bir özne ola­rak gördüğüne delalet eder.

 

Bütünüyle bir döneme ait bir sûre içersinde yer alan pasajın, anlamayı ke­sinlikle etkileyecek şekilde bütünden farklı bir döneme nisbet edilmesi cid­di bir iddiadır. İkna edici delillere dayanmak durumundadır. Bu konuda, met­nin iç bağlamının desteklemediği rivayetler mesnet olamaz. Zira böylesi bir durum anlama sorununa yol açar.  Biz bu tür rivayetleri, tümü de metnin iç bağlamıyla ilgili beş kritere tabi tuttuk:

 

1) Ses ve fasıla açısından.

 2) Dil açı­sından.

3) İçerik açısından.

4) Üslup açısından.

5) Rivayetin doğruluğu açısın­dan.

 

Bu kriterlerin ayrıntılı bir uygulamasını En'am sûresinin girişinde yap­tık. Bu tür iddialara konu olan diğer sûreleri de aynı kritere tabi tutarak so­nucu sûrelerin giriş bölümlerinde verdik.

 

Nüzul tertibine gelince...

 

Tüm sûrelere koyduğumuz girişin ilk pasajını sûrenin ismine, ikinci pasajını iniş zamanına, müteakip pasajlarını ise konusuna ayırdık. Sûrelerin iniş tarihlerini ve sıralarını doğru tesbiti amaçlayan bu pasajlar hayli emek gerektirdi. Bunu yapma nedenimiz, hem sûrenin doğru zamanını tesbit ede­rek anlaşılmasını kolaylaştırma, hem de bu mealin nüzul tertipli bir versiyo­nunu hazırlama niyetini taşımamızdı. Nüzul tertipli bir meal için önce sûre­lerin iniş zamanlarım doğruya en yakın veren bir cetvele ihtiyaç vardı. Nuzül sırasına göre Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir

 

Açık yüreklilikle söyleyelim ki, nüzul tertibi konusunda son sözü söyle­mek neredeyse imkansızdır. Zira bu konuda sahabeden bize kadar gelen fark­lı tertipler vardır. Sahabenin ittifak edemediği bir konuda son noktayı koyan bir liste oluşturmak zordur. Amacımız bu konuda doğruya en yakın iniş cet­velini elde edebilmekti. Bunun için sûrelerin üslubu, konusu ve belagatının esas olduğu bir liste hazırlamaya teşebbüs ettik. Bunda Hz. Osman'ın nüzul tertibini esas aldık. Onun yanma İbn Abbas ve İmam Cafer tertiplerini koy­duk. Yine îbn Aşur sayesinde ulaştığımız îbn Abbas'a nisbet edilen Cabir b. Zeyd tertibini de bunlara ilave ettik. Bazı sûreler üslûbu ve konusu itibarıy­la ilk tertiplerdeki yerleriyle uyumlu değildi. Böylesi durumlarda o sûrenin doğru zamanını tesbit için özellikle Kur'an'ın içinden delil aradık. Bazı sûre­lerin âyetleri başka sûrelerin âyetlerine atıf içeriyordu. Bu iniş sıralamasında kesine yakın bir delildi. Bu konuda hadis ve siyer kaynaklarına da başvur­duk. Delil bulduğumuzda tereddüt etmeden "Bu sûrenin iniş zamanı ve yeri şudur" dedik. Bu konuda Fransız şarkiyatçı Réjis Blachére (ö. 1973) ve İranlı mütefekkir Mehdi Bazergan'ın özgün tertiplerinden de istifade ettik.

 

Bu meyanda pasajlar meselesi de önemliydi. Kur'an Allah Rasulü'ne yazılı bir metin olarak değil sözlü bir hitab olarak indi. Sûrelerin âyetlere taksimi, Fatiha, îhlas, Felak ve Nas gibi bir kısım sûreler için kesin olsa da, bir çok sûre için kesin değildir. Mesela Mümin sûresini Mekke-Medine okulları 84, Şam-Kufe okulları 85, Basra okulu 82 âyet saymıştır. İbrahim sûresini Medineliler 54, Şamlılar 55, Basralılar 50, Kufeliler 52 âyet saymışlardır. Bu ihtilaf, sûre­nin cümlelerinin nereden ve nasıl bölüneceğiyle, daha temelde noktalamayla ilgili bir ihtilaftır. Esasa taalluk etmez. Metin harfine kadar aynı metindir.

Anlamayı önceleyen bir okumada birim tek tek âyetler değil pasajlar ol­malıdır. Tabir caizse âyetler tilavet için, pasajlar kıraet içindir. Zira pasajlar mâna öbekleridir. Bu nedenle mealde her âyeti diğerinden bağımsız olarak yerleştirmek, âyetleri mânanın ikmal edilmiş bir birimi saymak anlamına ge­lir. Bu doğru değildir. Fakat bizce âyetleri birbirine karıştırarak tercüme de da­ha farklı problemlere yol açacaktır. Zira dünyadaki tüm mushaflar aynıdır ve tüm referanslar âyet rakamları üzerinden verilmektedir. Bu yüzden âyetlerin nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmadığı üçü-beşi bir arada çeviri yön­temi mahzurludur. Biz bu mealde Kur'an'ın temel birimi olan âyetleri hiç bir­birine karıştırmadık. Fakat mânayı da âyette tamamlanan bir şey olarak görmedik. Bu yüzden mânanın gerektirdiği yerde âyeti müstakil veya gurup ha­linde art arda sıralayarak pasajlar oluşturduk. Bu pasajların belli olması için de ilk kelimesini büyük harfle başlattık ve önceki pasajla arasını ayırdık.

 

Meal boyunca orijinal metne ait kısımları italik yazdık, onların çevirileri­ni "tırnak içinde" gösterdik. Tek yazılan tarihlerde hicri takvimi esas aldık. Ezeli ve biricik hakikati kastettiğimiz yerlerde "islâm"ı küçük "i" ile yazdık.

 

Ayrıntılı açıklamalar barındıran notlarda Mushaf sırasını değil nüzul sırasını gözetmeye çalıştık. Mesela mukatta'ât harfleri konusundaki ayrıntılı açıklamayı, Mushaf ta ilk geçtiği Bakara 1'de değil nüzul sürecinde ilk geçtiği Kalem 1'de verdik. Notların referanslarında üç rakam kullandık. (Mesela 32:7, not 6 gibi.) Birincisi sûre, ikincisi âyet numarasıdır. Not'tan sonra gelen numara ise atıf yapılan yerdeki dipnot rakamıdır.

Mealin sonuna 'akıllı' bir Dizin ekledik, bu Dizin'in kelime sayımına da­yalı, öylesine yapılmış bir söz yığını olmasını istemedik. Bunun için de, me­alin ruhuna ve kavramsal dünyasına ulaşmayı mümkün kılan kullanışlı bir Dizin oluşturmaya gayret ettik.

Nadir kullandığımız kaynakların basım yer ve tarihlerini kaynakçaya ta­şımak yerine metnin içinde gösterdik. 8 ünlü hadis kitabının tümü için Mevsuatu's-Sunne'yi kaynak gösterdik. Nüzul sırasına göre Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir

 

           Söz Sonu

 

Mükemmellik Allah'a mahsustur. Biz kuluz. Kula kulluk yaraşır. Kul ol­mak, kusuru kabul etmektir. Zira kul kusursuz olmaz. Bazı hata ve kusurlar vardır ki onları sahibi değil başkaları görür. Bazı zühul, hata ve kusurlar var­dır ki, olanca titizlik bile kişiyi onlardan müstağni kılmaz. Sanki onlar biri­lerinin katkısını celbetmek için oraya konmuşturlar. O zühul, kusur ve ha­talara muttali olup da katkıda bulunacak olan işin erbabına peşinen teşek­kürlerimi arzederim.

Bu mealin hazırlandığı 11 yılda kaç kez pes ettiğimi yakınlarım bilir. Zi­ra bu görevin sorumluluğu görevin kendisinden de ağırdır. Öyle zamanlar ol­du ki, bu yük fakirin omuzlarına çok ağır geldi. Fakat her seferinde Allah'ın inayeti ve Kur'an'ın kerameti yardıma yetişti. Rabbim tamamına erdiği günü gösterdi. Ne diyebilirim ki: Allah varlığımı Zatına hamd kılsın. Bu zorlu ve yorucu çalışmanın oluşmasında emeği geçenlere teşekkür bor­cum var. Onların başında çalışma ortamımı korumak için hep üzerime titre­yen meali yayınlanmadan baştan sona okuyan sevgili eşim var; ortalama 14 saatin altına düşmeyen bir mesai ile kotarılan bu zorlu yıllar boyunca kah "Yeter artık, çıldıracaksın!" diyerek beni masadan kaldıran, kah tefsirler ara­sındaki uykusuz gecelerime ortak olan eşim. Ve tabi ki çocuklarım. Hepsin­den huzurlarınızda helâllik dilerim.

 

Meal basıma verilmeden önce 20 nüsha çoğaltılarak alanında yetkin isim­lere okumaları için tevdi edildi. Bu dostlarımın katkısını minnetle yad etme­liyim. Meali çıkmadan önce tamamen okuyarak katkılarını sunan İbrahim Sarmış, Mehmet Okuyan, M. Emin Yıldırım, İbrahim Şahin ve eşi, Münib Engin Noyan, İsmail Güler ve Hasan Hafızoğlu'na,- kısmen okuyarak katkıla­rını sunan Abdülcelil Candan, D. Mehmet Doğan, İsmet Uçma, Fatih Oku­muş, Halil Çiçek, Ertuğrul Özalp, Said Yaz, Yusuf Özkan Özburun ve Adnan İnanç'a; mealin fıkhî notlarını müzakere için mesai ayıran Hayreddin Kara­man hocamıza; mealimizin Kur'an metnini gözden geçiren Hafız İsmail Uzun ve eşine kalbi şükranlarımı sunarım.

 

Başta Sami ve Ferhat beyler olmak üzere mealin basım ve yayımında elle­rinden geleni esirgemeyen herkese de teşekkür etmeliyim. Kur'an'a kurban olmayı, cihana sultan olmaya tercih ederim. Rabbim utandırmasın. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Beni maksadıma ulaştıracak olan sadece Allah'tır; yalnızca O'na güvendim ve sadece O'na yö­neldim. Nesilden nesile aktarılırken, zincirini yüz milyonlarca halkanın oluştur­duğu Kur'an'ı nakleden canlı 'senet'e, âdil bir şahid olarak katılmak en bü­yük tesellimdir.

 İlim farz, şahitlik emanet, hakkı söylemek mes'ûliyettir.

 

Rabbim şahid kıl!

Rabbim şahid ol!

 

 Mustafa İSLAMOĞLU

 1 C.evvel 1429, İstanbul

 

 

Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep,

buna yedi deniz daha eklense,

Allah'ın kelimeleri yine de tükenmez:

çünkü yalnızca Allah'tır her işinde mükemmel olan,

her hükmünde tam isabet kaydeden.

(31:27)

 

 

 

 

Düşün yayınları, Mustafa İslamoğlu tarafından hazırlanan Nüzul sırasına göre Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir adlı kitabı incele diniz.

Bankasya (Sadece Asyacard Geçerlidir)
Taksit Sayısı (Ay) Aylık Taksit Tutarı  Toplam Tutar 
2 12,50 TL  25,00 TL 
3 8,33 TL  25,00 TL 
Ürün hakkında henüz bir yorum yapılmamış.

Ruhul Beyan Kuran Meali ve Tefsiri, Cilt 18

1.Hamur Şamua, Bez Cilt, 592 Sayfa

Kdv Dahil : 21,50 TL

Hak Dini Kuran Dili Elmalılı Tefsir, Merve Yayın

1.Hamur sarı şamua, 10 cilt

Kdv Dahil : 110,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri, 24. Cilt, Osmanlı Yayın

1.Hamur Sarı Şamua, Ciltli. 902 sayfa, cilt 24

Kdv Dahil : 25,00 TL

Zadul Mesir Kuran Tefsiri - 6 Cilt

1.Hamur sarı şamua, 6 cilt, 3.600 sayfa

Kdv Dahil : 108,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri 20.Cilt - Ömer Faruk Hilmi

1.Hamur sarı şamua, Lüks ciltli, 700 sayfa

Kdv Dahil : 24,00 TL

Ebussuud Tefsiri, 12 Cilt

2.Hamur, 12 Cilt, 5.902 Sayfa

Kdv Dahil : 340,00 TL

Ed Dürrül Mensur Fit Tefsir bil Mesur - Suyuti

1.Hamur beyaz kağıt, 9.000 Sayfa,16 cilt

Kdv Dahil : 259,00 TL

Hak Dini Kuran Dili Elmalılı Kuranı Kerim Tefsiri Şamua

1.Hamur sarı şamua, 10 lüks cilt, 6.000 sayfa

Kdv Dahil : 117,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri 17.Cilt

1.Hamur beyaz, 600 Sayfa, Ciltli

Kdv Dahil : 21,50 TL

Ruhul Beyan Tefsiri - 23. Cilt

1.Hamur sarı şamua, ciltli, 1.120 sayfa

Kdv Dahil : 25,00 TL

Fi Zilal il Kuran Tefsiri Büyük - 16 Cilt

1.Hamur sarı şamua kağıt, 16 Cilt, 8.879 Sayfa

Kdv Dahil : 179,00 TL

El Esas Fit Tefsir - 1.Hamur - Şamil

1.Hamur beyaz kağıt, 16 cilt, 8.664 sayfa

Kdv Dahil : 237,00 TL

Kısa Surelerin Tefsiri Mehmet Okuyan - 4 cilt

1.Hamur şamua, bez cilt, 4 cilt, 2.109 sayfa

Kdv Dahil : 59,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri Tercümesi 17.Cilt

1.Hamur sarı şamua kağıt, ciltli, 648 sayfa

Kdv Dahil : 25,00 TL

Ruhul Beyan Kuran Meali ve Tefsiri 12 Cilt

1.hamur beyaz, ciltli, 624 sayfa

Kdv Dahil : 21,50 TL

Amentü Şerhi - Numan Kurtulmuş

Bez Ciltli, 2. Hamur, 450 Sayfa

Kdv Dahil : 14,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri 22. Cilt

1.Hamur sarı şamua, Ciltli, 1.152 sayfa

Kdv Dahil : 25,00 TL

Geylani Tefsiri - 6 Cilt

1.Hamur sarı şamua, 3.364 Sayfa, 6 Cilt, Bez Cilt

Kdv Dahil : 143,00 TL

Fi Zilalil Kuran Tefsiri 16 cilt

1. Hamur Beyaz Kağıt, 16 Cilt, 8,879 Sayfa

Kdv Dahil : 115,00 TL

Taberi Tefsiri - 9 Cilt - Şamua

1.Hamur şamua , 5.160 sayfa, 9 cilt

Kdv Dahil : 149,00 TL

Füyuzat Tefsir - Şemseddin Yeşil

2. Hamur kağıt, 7 Cilt, 3.507 Sayfa

Kdv Dahil : 83,00 TL

Nesefi Tefsiri Tercümesi

1.Hamur, 10 Cilt, 5.984 Sayfa

Kdv Dahil : 159,00 TL

Ruhul Beyan Tefsiri 19. Cilt

Ciltli, 1. Hamur Sarı Şamua, 860 Sayfa

Kdv Dahil : 25,00 TL

Büyük Kuran Tefsiri - Ali Arslan - Hulasatüt Tefasir

16 Cilt, 1.Hamur , Lüks Cilt, 9.616 Sayfa

Kdv Dahil : 189,00 TL
Üye Paneli
Link Sepeti
 ÜYELiK HAKKINDA
 BANKA HESAP ALIŞVERİŞ ÖDEME
 GARANTi VE iADE :
 KARGO VE TESLİMAT :
 SATIŞ SÖZLEŞMESİ :
 HAKKIMIZDA :
 GÜVENLİĞİNİZ BİZİM İÇİN EN ÖNEMLİ :
 GÜVENLİ ALIŞVERİŞİN İPUÇLARI :
 GÜVENLİ ALIŞVERİŞ
 MÜŞTERİ YORUMLARI
En Çok İzlenenler
Rastgele Ürün

Fizilalil Kuran Tefsir - 2. EL

1. Hamur Beyaz, 16 Cilt, 8.791 Sayfa

Kdv Dahil : 197,00 TL
Haber Merkezi
Editörün Seçimi